
Posted by Ercan Aktaş-aktari on 4/11/2009, 18:40:29, in reply to "Re: Ne töreye, ne baraja..."
Suya Kelepçe Vurulmaz
Ercan Aktaş
24 Ekim 2009 09:54
Kaynak:
http://www.demalevi.com/
Su kime aittir? Özel mülk müdür yoksa ortak mı? Tarih boyunca su havzaları orada yaşayan insanların, toplulukların kontrolünde oldu. Su ortak bir mülktür ve tüm yaşamın da ekolojik temelidir. Sürdürülebilirliği ve adil paylaşımı topluluk üyeleri arasındaki işbirliği ile mümkündür. Su bu topluluklar için her zaman tüketilmesi gerekenden çok daha öte bir anlam taşıyarak geleneksel bir rol oynamıştır. Küreselleşme ile bu süreç değişmeye başladı. Bir yandan suyu kutsal sayan, hayatlarının bir parçası bilen ve su teminini hayatın korunması için görev kabul eden bir kültür, diğer yandan ise suyu metalaştıran, mülk edinilmesi ve ticaretini temel şirket hakları olarak gören başka bir kültür. Bu politikanın savaş alanı bu gün Munzur Vadisidir: bir yandan metalaştırma kültürü, diğer yandan ise bedelsiz bir armağan olarak paylaşmayı ön gören bir kültür.
Dünyaca tanınan çevre düşünürü ve aktivisti Vandana Shıva benzer böylesi bir çatışmanın sonuçlarına dair şunları ifade etmektedir:
1- Karar alma ve kaynaklar üzerinde denetimini merkezileştiren, ve halkı üretken istihdamdan ve rızkından eden demokratik olmayan ekonomik sistemler bir güvensizlik kültürü yaratırlar. Her siyasi karar “biz” ve “ onlar” siyasetine dönüştürülür. “Biz”e adaletsiz davranılırken, “onlar” ayrıcalıklar kazanırlar.
2- Kaynak haklarının yok edilmesi ve doğal kaynakların, ekonominin, ve üretim araçlarının demokratik denetiminin erozyona uğraması kültürel kimliğin altını oymaktadır. Kimliği oluşturan artık bir çiftçinin, bir zanaatçının, bir öğretmenin, veya bir hemşirenin pozitif deneyimi değildir; kültür, ekonomik ve politik iktidarı tanımlayan kıt kaynaklar uğruna birinin “öteki” ile savaşı negatif bir kabuğa indirgenmiştir.
3- Merkezileşen ekonomik sistemler, politikanın demokratik temelini aşındırmaktadır. Bir demokraside, ekonomik gündem politik gündemdir. Ekonomi Dünya bankası, IMF, veya WTO tarafından gasp edildiğinde, demokrasi katledilir. Bu kez oyları toplamak için tutkuyla yanıp tutuşan politikacıların ellerinde yalnızca ırk, din, ve etnisite kartları kalmaktadır. Bu politika ise halkların kardeşliğini, ortaklaşa yaşamlarını değil, ayrılıkları körükler.
Su kaynaklarının, orman alanlarının yıkımı terörizmdir. Türkiye’nin bu gün Uzunçayır barajından sonra, Munzur Vadisi’nde gerçekleştirmek istediği yedi baraj ile yaptığı tamda budur. Su dağıtımını özelleştirmek, kuyuları, nehirleri kirleterek balıkları, diğer canlıları ölüme göndermek terörizmdir. Bu gün açgözlülükle başka insanların, toplulukların değerli kaynaklarına el koyma çatışması uluslar arası terörizmin de kaynağıdır.
Türkiye Munzur Vadisi’ne yapmayı öngördüğü sekiz baraj ile neyi amaçlıyor? Bu barajların bölgeye göç, açlık, yoksulluk getireceğini, doğasını katledeceğini bile bile ne yapmaya çalışıyor? Ön görülen barajların bitmesi halinde Dersim’de su potansiyelinin %37 si bu barajlara hapsedilmiş olacak. Bu barajların bölge için olmadığı gibi devlet için de aslında ekonomik bir geliri olmayacaktır. Kimi kaynaklar bu barajlarda yılda 80 milyon dolar kar elde edileceğini ifade ediyorlar. Onca insan-doğa kaybının yanında bu rakamın bir anlamı olabilir mi?
Bu projenin amacı; doğrudan coğrafyası ve kültürü ile Dersim’i yok etmedir. Bunun başka anlamı yoktur. Adeta bir intikam alırcasına içine girilen böyle bir yönelimin devlet açısında oldukça arka planı gülü olmalı. Durumu irdelediğimizde, devletin bölgeye sadece “güvenlik” penceresinden baktığını görüyoruz. Öyle bir güvenlik anlayışı ki, benden olmayan, benim gibi düşünmeyen ne varsa gitmeli mantığını açığa çıkarıyor. Bu bir Cumhuriyet hesaplaşmadır aslında. Bir asırdık bölgeye hakim olma yaklaşımı. Dersim özgün halkı, kültürü, yaşamı ve doğası ile kendi özgünlüğünü günümüze kadar getirmiştir. 1938 katliamı, sonrası yaşanan insansızlaştırma, asimilasyon politikaları bir yerde istediğini sağlayamadı. Bu gün dışarıda çok güçlü bir Dersim diasporası var, ve her şeye rağmen bu insanlar göçertildikleri bo coğrafyaya karşı büyük bir sevgi beslemektedirler. Yani devlet bu coğrafyaya hakim olamadı. Bu kez başka yöntemler devreye sokarak amacına ulaşmak istiyor. Yapmak istediği ise bir sosyal ve ekolojik felakettir.
Günümüzde eskiyen enerji üretim teknolojilerini üçüncü dünya ülkelerine pazarlarken ellerindeki ‘çöp teknolojileri’ yle bile enerji üretimine giden ülkeler varken, bunu görmezden gelerek bu eski teknolojiler ile enerji üretimine gitmek, birilerine ekonomik rant sağlayabilir, ancak o bölgenin insanları için bu geri dönüşü olmayan köklü bir yitimdir. Bir barajın ortalama yaşı 40 yıl olarak ifade ediliyor, ancak yaratacağı tahribatlar ise bir yüz yıl bile giderilemeyecektir.
Ekonomik kalkınmanın vazgeçilemez araçlarından biri olarak sunulsa da, barajlar yapıldıkları bölgelerde ekolojik dengeyi yıkıma uğratmaktadırlar. Dersim’de Munzur Çayı üzerinde inşa edilmek istenen barajlar, dünyanın benzersiz bir coğrafyası olan Munzur havzasını bütün canlılar için yok edecektir. Bu barajlardan dolayı 84 köy, binlerce insan kendi yaşam alanlarını terk etmek zorunda kalacaktır. Enerji ihtiyaçlarını gidermek için bu gün barajlara değil, çevre dostu, yenilenebilir enerji kaynaklarına ihtiyaç vardır. Değerlendirilebilse Munzur % 10’u içme suyu ile bile oldukça iyi bir ekonomik gelir sağlayabilme koşullarına sahiptir. Munzur’a bu barajların yapılması durumunda doğal olmayan büyük su kütlelerinin etkisi sonucu bölgenin yağış düzeni değişecektir. Böyle olunca ise bölge yazları daha serin ve kışları ise ılıman bir iklime geçiş sağlamaktadır. Bu da bölgedeki hakim rüzgarların yönünü değiştirecek bir sonuç açığa çıkarır.
Doğa ile böylesine bir oynamanın bedeli çok ağır olacaktır. Bu bedel ise bölge halkına ödetilmek istenmektedir. Dünyanın her yerinde böylesi müdahalelere karşı bölge insanları karşı tepkilerini ortaya koyarak bu planları boşa çıkarmasını bilmişlerdir. Gene Hasankeyf, Fırtına Vadisi, Bergama’da benzer süreçler yaşadık. Ve devletin doğa ve sosyal yaşam karşısında duran aklının cezasını bizler çekmek zorunda değiliz. Hayatı onu kuranlar yönetecekse bir kez daha söz ve eylem birliğiyle bu şeytanca planı boşa çıkarmak için her zamankinden daha duyarlı bir şekilde meydanlarda olmanın vaktidir. Yaşam bizim, doğa bizim, onu korumak için eylem bizim!...
38
Responses: